Milliyet Gazetesinden Derya Sazak dünyayı dolaşan ilk Türk Denizcisi Sadun Boro ile yaptığı Röportajı yayınlıyoruz. DERYA SAZAK: Denize, rüzgâra, tuza, yeşile, insana karışmış bir yaşam. Kısmet'le dünya turuna çıkışınızın bu yaz 40'ıncı yılını kutladınız. Onca serüvenden sonra Okluk Koyu'na demir atmak nasıl bir duygu? Okluk bu anlamda hâlâ dokunulmamış bir koy. Rahmetli Özal cumhurbaşkanlığı döneminde yazlık ikametgâh olarak kullanıyordu. 1980'li yıllarda kamu kuruluşları bu koylarda yazlık tesis furyası başlatmıştı. Özel sektör de otel kuruyordu. Bir kampanya başlattık. Can Pulak, Necati Zincirkıran ve basındaki çevre dostlarıyla, rahmetli Özal döneminde Marmaris'ten Göcek'e kadar bu koylar birinci derece doğal sit alanı ilan edildi ve inşaatlar durdu. Buralarda yaşamadan, üzerinde helikopter ile dolaşarak bu koyların kıymetini anlayamazsın. Bir denizci gözüyle bakacaksın. Gökova, dünyada son yer. Bu kıyılara otel yaptığın an ne kıymeti kaldı, gider memleketinde demirler. İşte İspanya sahilleri ne oldu? Beton yığınına döndü. Buralara inşaat sokmak günahtır. Bu koylar yat turizminin bel kemiği. Özal'dan sonra bir devlet adamı gelip şu Gökova'yı gezmedi. Çevre bakanları, valiler bu denizleri görmeden gidiyorlar. Şimdi koyları turizme açalım diyorlar. Rahmetli Özal'ın bugünküler kadar aklı yok muydu? Birinci derece sit alanını özel çevreye dönüştürdü ki, hiçbir şey yapılmasın. Özal da önceleri fazla duyarlı değildi, isteseydi Gökova termik santralını denizden uzağa çekerdi. Yaşamının son döneminde Ege koylarına tutkusu arttı. ABD'de geçirdiği bir ameliyat sonrası Okluk Koyu'nda bir röportaj yapmıştık, o zaman 'Gökova'da ısrar etmemeliydim' dediğini hatırlıyorum. Okluk'ta yüzerken 'Bu deniz beni iyileştirdi' demişti. Pişman gibiydi... Pişman değil, vicdan azabı çekti Gökova santralı yüzünden. Kısmet'in okyanus serüveni çocukluğumuzun 'Uzay Yolu' macerası gibiydi. 1960'ların gazetelerinden iki efsane isim hatırlıyorum. Yaşar Kemal'in İnce Memed'i, Sadun Bora'nın Kısmet'i. 1965'te denize açılmışsınız. 40 yıl sonra 10,5 metrelik bu tarihi teknenin üzerinde söyleşi yapmak heyecan verici... 'Barbaros'un torunları olmakla' övünüyoruz ama denizci millet olarak Piri Reis'in haritasından başka elde bir şey kalmamış. Bizim yerimiz atalarımızın Orta Asya'da at üstünde çıktıkları yerler. Orada ne yakacak orman var, ne kirletecek deniz!.. Ne de betona çevirecek koylar var. Bu dünyanın cennet denizleri bizim neyimize? Deniz tutkusu içinize nasıl düştü? Dünyayı bir yelkenliyle dolaşmak düşüncesi bugünkü teknelerin teknolojiyle kolay olsa da yarım asır önce hayli riskli bir serüvendi. Caddebostan kıyılarında doğup büyüdük. Sandal, yelkenli tekne derken İngiltere'de tekstil okumaya gittiğim zaman 1952 yılında bir İngiliz'le beraber Amerika'ya ilk açık deniz Atlantik seyahatini yapmıştık. Yeni Zelanda'ya gidiyorduk ama adamcağız Karayipler'de kalmak istedi. Ben de oradan döndüm. O zaman okyanusu geçen tekne sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Şimdi bir ralli yapılıyor 250-300 tekne katılıyor. Sonra Türkiye'de Kısmet'i yaptık. 1965'te eşim Oda'yla dünya seyahatine çıktık. Bu sene 22 Ağustos'ta Kısmet'in okyanusa açılmasının kırkıncı yılıydı. Hürriyet tefrika etmişti Kısmet'i... O zaman hayat şartları değişikti, dışarıya açılmamıştı Türkiye, televizyon yok. Kısmet'in seyahati insanları dünya ile buluşturuyordu. Günlük yazar, yollardım. Onlar gazetede çıkardı. Turist olarak gezmek başka, yazmak gayesiyle gezmek görmek bambaşka. Hepsini gerçekleştirmek önemliydi. Çok şükür başardık. Döndük. Deniz doğdu. Kızımı aldık, 8 yaşında Karayipler ve Kuzey Amerika'nın doğu kıyılarını gezdik 2 sene. Güzelim koylarda felaket yapılar var. Ruhsat verilmiş ve sit yasağı nedeniyle inşaatı yarım kalmış, harabeye dönmüş inşaatlar. Yıkmak gerekiyor. Ruhsat verilmiş diye ilanihaye öyle durmaz ki, ne hakkın var oraları 8-10 sene, 20 sene öyle bırakmaya. İasos'un tepesinde vardır, 30 senedir durur. Şehirde en kıymetli yerde, burası yeşil alan deyip her türlü inşaat iznini iptal ediyorlar. Bu koylarda 25 yıl önce terk edilmiş, metruk hale gelmiş yapıların müktesep hakkı olur mu? İnşaata göz yumuyorlar, bitiyor kaçak diyorlar. Yapılırken görmüyor musun, birader? Doğayı tahrip etmenin de bir bedeli oluyor, küresel boyutta çevre sorunları, yıkımları yaşanıyor. Endonezya ve Güney Asya kıyılarını vuran tsunaminin ardından kasırga ve seller New Orleans'ı yuttu. Doğanın insanoğluna şamarı bunlar. Maalesef hoş değil, büyük can kaybı oluyor. Aynı şekilde bizim geçirdiğimiz Marmara depremi. Doğayla inatlaşılmaz. Patron doğadır. Siz ona ayak uyduracaksınız. Yanında çalışanlarısınız. Barışık yaşayacaksınız. İnatlaşınca şamarı yersiniz. Hiç affetmez. Söylemez olur mu? Bakın dağlara. Her taraf yanık. O kadar perişan ki, karşı tepeler 5-6 sene önce yandı. Gökova Santralı diyoruz, santralın kusacağı zehir buradaki ormana gelecekti. Gelene kadar zaten biz yakıyoruz ormanları. Koruyamıyoruz. Elde kalan son yerler artık buralar. Hâlâ bu koyları turizme tahsis etme, otel yapma kafasıyla gidiyoruz. Bu çok üzücü. Sadece betonlaşma değil, balık çiftlikleri de tehdit ediyor, Bodrum, Gökova sahillerini. O da ayrı bir facia. Deve misali. Ne tarafımız düzgün ki. Bir taraftan marina yapılıyor, yat turizmi ilerlesin diye... Sonra oraya balık çiftliğini sokuyorsun. Gelecek turist o balık havuzunun içinde mi yüzecek! Demiyoruz ki balık çiftliği olmasın. O da lazım ama Mandalya Körfezi'nde üç beş koy var yatçıların geleceği. Onun içini doldurdular. Yat girmiyor. Sular kirlendi. Yunanistan'a gidin, tamamen açıkta izin veriyorlar balık çiftliklerine. Bozburun'da 8 tane oldu ve gidin bakın, maalesef sular bulandı. Gidiyor elden orası da. O zaman vazgeç yat turizminden, milyar dolardan her tarafı çiftlik yap. Böyle akılsızlık olur mu? Kesiyorsun. Yat turizmine elverişli koylar kapalı olacak, barınaklı olacak. Her yerde olmaz. Bunun içine balık çiftliğini, oteli sokarsan biter. Bütün derdimiz o. Bu kıyılara o gözle bakacaksın. Yoksa müteahhit kafasıyla, nereye hangi tesisi, oteli kurarsam zengin olurum diye bakarsan yok eder gidersin. İstanbul'a, Marmaris'e, Bodrum'a döner. Benim siyasetle hiçbir ilgim yok ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Özal gittikten sonra buralarla ilgilenen çıkmadı. Son senelerde denize dönük hareket var. Yelken kulüpleri kurs açıyor. Yarışlar yapılıyor. Kanunlarımız toplumu denizden soğutmak için ne lazımsa koymuş. Saçma sapan kısıtlamalar var. Zorluk tekne alımından başlıyor. İkinci el tekne alımı yasak. Muazzam vergiler konulmuş. Herkes yabancı bayrağı çekiyor. Vergileri azalt, bu paralar memleketimizde kalsın. 'Ey Türk vatandaşı, sen denize çıkamazsın' denilmiş. Tekne, yelkenli sahibi olmak bir lüks, ayrıcalık sayılıyor. Yerli araba fiyatına ikinci el tekne alıp denize çıkarsın. Lüks motor yatlara bakarak denizciliğe şartlanamazsınız. Bu yaşımıza geldik, tekneyi hâlâ kendimiz boyuyoruz. Bugüne kadar bizi eşkıyalar mı soydu, iki yakamız bir araya gelmedi, bu güzellikleri yaşayabilmek için. Herkes sahillerimizin kıymetini anladı. Gökova'da balık çiftliği olmaz, artık marina da yapmamak gerekiyor. Gökova'ya, Hisarönü'ne inşaat sokmayın artık. Tavşanbükü koyuna oteli diktiler, santralın bacası gibi her yerden görünüyor. Şu sahillere Ugandalıları getirseniz bizden doksan kat daha iyi denizci olurlar ve buraların kıymetini bilirler, korurlardı. Polinezya güzeldir, Endonezya zengindir. Gökova gibisi yok. Dalmaçya sahillerini gezdim. Gidip görün nasıl bakıyorlar. Memleketin üçte biri milli park. Gözü gibi bakıyorlar. Artık bizim pilimiz bitti. Donkişot gibi 30 senedir didiniyorum. Ümidim kalmadı. Dünya da değişiyor. 40 sene önce Pasifik'te bir adaya gittiğimiz zaman oranın valisi ziyaretimize gelirdi. Senede birkaç teknenin uğradığı okyanusun orta yerindeki adalarda her gün 30-40 tekne demirliyor. O bakir yerler artık turistik mekânlar. Mesela Galapagos Adası ne kadar güzeldi. Akademia Koyu'nda 150-200 kişi yaşardı. Tek bir bakkal vardı. Yerli birkaç balıkçı sandalından başka tekne yoktu. 2001 senesinde bir arkadaşın teknesiyle tekrar gittik. O koyda demir atacak yer bulabilmek için iki üç tur attık. Botu indirmedik, deniz taksisi çalışıyor. Sahilde 15 bin kişilik turistik şehir inşa edilmiş. Alın size Galapagos Adası. Polinezya'yı Fransızlar koruyor ama çok kalabalıklaşmış. Oraları tekrar görünceye kadar Kısmet'i alesta tutmuştum, okyanusa yeniden açılmayı düşlerdim. Artık kırk yıl önceki hatıraları bozmak istemiyorum, o güzellikler kalbimde kalsın. Kırk yıl önce Bodrum'un ismi mi vardı, Marmaris'i kim bilirdi, İstanbul ne kadar güzeldi. Aynı şey. Araba kullanmasını bilmem. Biraz hızlı gidince ödüm kopar. Liman olan yerlere gidiyoruz. Allah'ın şanslı kuluyum, bugüne kadar denizden ayırmadı. NOT:Bu Röportaj Milliyet Gazetesinde yayınlanmıştır. |